|
|
|
|
|
KAYRA
ÇAKIR
|
VERDA
ÇAKIR
|
SIRMA
ÇAKIR
|
Resimlerini
gördüğünüz şirin üçüzler 6.7.2000 tarihinde 35 haftalıkken
doğmuşlar. Şu anda 7 aylıklar ve çok sağlıklılar. Canan Hanım
bizimle hamilelik sürecini, erken doğum hikayesini ve sonrasını
paylaştı. Üçüz bebeklerinden vakit ayırıp bizimle paylaştığı
için kendisine çok teşekkür ederim. 09.02.2001
www.kayraverdasirma.com |
 |
| GÜN
GELİR... |
| Gün
gelir; artık çocuk sahibi olmanın zamanı geldiğini
düşünmeye başlarsınız veya bir sürprizle karşılaşırsınız,
öyle veya böyle eğer bu istenen bir bebek ise bundan
sonrası çoğu anne baba için eğlenceli geçer, hamilelik
boyunca büyüyen karnınızı belgelemek için resimler
çekilir, heyecanla tab ettirilir, sonra |
|
| hastaneye
gidersiniz doğum sonrası bebeğiniz kucağınızda, eşinizle
yekınlarınızla hatıra fotoğrafları çektirirsiniz, belki
hastane odanız, hastaneden çıkışınız eve bebeğinizle ilk
gelişiniz bütün bunlar hep resimlenir. İleride geri dönüp
bu günleri tatlı tatlı yad edebilmek ve de çocuklarınıza
gösterebilmek için. |
Ancak
bazı gebelikler vardır ki, bunların hiç birini yapamazsınız,
daha ilk başlarda gebeliğinizin üzerine öyle bir gölge,
öyle bir karabasan düşer ki bunların hiç birini yapamazsınız.
Bu gölgenin, bu karabasanın adı ERKEN DOĞUM tehdidir.
Eğer bu tehdit erken dönemde yakanıza yapışmışsa , fotoğraflara
ileride tatlı tatlı bakma ihtimalinden çok o fotoğrafların
içinizde yaralar açma ihtimali daha yoğunsa artık resim
çektiremez, objektife de pek gülümseyemezsiniz. Eğer bebeğiniz
erken doğmuşsa ve minicik varlığı küvözde ise, başında,
ağzında, burnunda hortumlar, yanında monitörler varsa
yine fotoğraf çekemezsiniz.
İşte bu sebeplerle benim hamilelik resmim yok, bebeklerimin
doğduğu günün fotoğrafları da yok.
Şimdi size bizim hikayemizi anlatmaya başlayabilirim. |
Bizim
hikayemiz eşim ve benim artık çocuk sahibi olmaya karar
verişimizle başladı. Karar verdik ama bizim çocuk sahibi
olabilmek için ciddi bir tıbbi desteğe ihtiyacımız olduğu
da hemen ortaya çıkıverdi.
Bu destek ise bizi Tüp Bebek Merkezlerinde bekliyordu.
Eşim kendisi de doktor olduğu için bu merkezleri araştırıyor,
karar vermeye çalışıyordu. Sonuçta bir çok görüşmeden
sonra Özel Acıbadem Hastanesi Üreme Sağlığı Merkezinde
tedaviye başladık. Bu bölümü kısa geçmek istiyorum. Çeşitli
tahliller, tedaviler, bekleyişler.
Nihayet 01.12.1999 tarihinde artık hamile olduğumu öğrendim.
Evet hamileydim. O gün duyduğum sevinç, mutluluk muhteşemdi,
hayaller kurmaya o gün başlamıştım, bebek odası için tasarılar
yapıyor, kendimi hamile elbiseleri içinde hayal ediyor,
geç gelen bu hamileliğin tadını doyasıya çıkarmayı planlıyordum.
Bu hayallerim ancak 15.12.2000 e kadar sürebildi. O gün
ultrasonum çekildi. Sonuç: Evet Hamileydim, ama üçüz hamileydim.
Üçüz Hamilelik gerçek bir sorundu. Erken doğum ihtimali,
bu durumda bir ihtimal olmaktan çıkıyor, kesin bir gerçek
oluyordu. Düşük ihtimali ise çok yüksekti.
Doktorlar, bizi bir bebeğin yaşamını sonlandırmaya
teşvik ediyorlardı. Bebeklerden birini seçiyorlar,
kesesine iğne ile girip bir zehir enjekte ediyorlar ve
bu zehirde o bebeğin kalbinin durmasına yol açıyordu.(Bu
işleme redüksiyon diyorlar)
Siz hiç bebeğinizin ultrasonda kalp atışlarını gördünüz
mü? Hangi anne yüreği içinde çarpan o yüreği durdurbilir
ki. Yapamadık tabi ki.
Bu kararı vermenin bizim için ne kadar zor olduğunu, o
yürek sancılarını, tahmin edebilir misiniz bilmiyorum.
Belki de bir bebeğin yaşamını feda etmemekle, belki üçünü
birden çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyorduk.
Belki üçünü birden kaybedebilirdik. Ikiz olmaları halinde
daha uzun bir hamilelik dönemi yaşayıp sağlıklı doğma
ihtimaller varken, belki biz onları üçüz bırakıp çok erken
doğmaları ve bunun sonucunda sağlıksız veya anomolilerle
doğmalarına sebep olacaktık. Yalnızca bunlar da değil,
redüksiyon işlemi sonucunda da düşük ihtimali söz konusu
olabiliyordu.
Diğer iki bebeğin sağlıklı doğmaları için birini feda
etsek bile, rahim bazı durumlarda ölü embriyoyu taşımayı
kabullenmeyip, onu atma eylemine girişebiliyor. Bu da
tüm bebeklerin atılması sonucuna da varabiliyordu.
Sonuçta karar verdik, herşeyi göze alıp, bebeklerimizin
hiç birinin hayatına kendi isteğimizle son vermeyeceğimize
karar verdik. Onları Allah’a emanet ettik. Hatta
amniosentez bile yaptırmamaya karar verdik, Amniosentezde
de düşük ihtimali vardı, hele üç bebeğin amniosentezi
rahime üç kez iğne ile girmelerini gerektiriyordu. Tek
bebeğin amniosentezinin risk oranı belliydi, ama üç bebeğin
amniosentezi için Türkiye’nin en tanınmış doktoru bile
bir risk oranı veremiyordu, kendisi meslek hayatı boyunca
yalnız bir kez üçüz bebek amniosentezi yapmıştı. Dünyada
da böyle bir istatistik yoktu.
Kararımızı verdikten sonrası korkularla dolu geçti. Sık
sık kontrole gidiyor, ultrasonda onların gelişimini izliyor,
verilen tedavileri eksiksiz uyguluyor ve bol bol dua ediyordum.
Bebeklerin 26 haftadan küçük doğması gerçek bir kabus,
26-28 hafta arası çok kritik, 28-30 hafta biraz ümit verici
ama zor, 30-32 hafta daha ümitli olduğunu öğrenmiştim.
İstatistikler üçüz bebeklerin ortalama doğum haftasını
32 hafta olarak gösteriyordu. 32. Haftadan sonrası için
ise doktorlar risklerin çok azaldığını, 34-35 haftalarda
doğan üçüzlerin ise tamamen sorunsuz doğabileceklerini
söylüyorlardı.
Benim için 28-32 hafta arasında bir yerde doğum yapabileceğimi
tahmin ediyorlar, buna görede bebeklerin akciğer gelişiminin
sağlanması için ilaçlar veriyorlardı.
Artık bizim büyük bekleyişimiz başlamıştı. Haftaları sayıyorduk.
15-16-17-18-19-20-21-22-23-24-25-26-27-28-29
Derken 30,hafta biraz rahat nefes aldık. 31-32-33 bu haftalarda
geçti. 20. Haftadan sonra bana tamamen istirahat vermişlerdi.
25 haftadan sonra ise uzun süre oturmam bile yasaktı.
Devamlı yatmam gerekiyordu. Geçen her günün ardından nihayet
bu günde bitti diye şükrediyorduk.
34 hafta bittiğinde ise tamamen rahatlamıştık, artık korkumuz
doğumun daha da gecikmesi ve bu gecikmeden bebeklerin
strese girmesiydi. Doğumun nasıl başlayacağını bilmiyor,
doktora nasıl anlayacağımı soruyordum. Doktorum bana “büyük
ihtimalle doğumun suların gelmesi veya kanama ile başlayacağını,
çünkü üç bebeğin kendi ağırlıkları, suları ve plesentalarının
toplamının karnımda yaklaşık 13 kilo civarında olduğu
ve bu nedenle rahmin kasılma yapacak yeri ve esneklliğinin
olmadığını bu nedenle doğum sancısı olmayacağını söyledi.”
34 hafta... 3 gün hastaneye yattım. Tam 35 haftamın bittiği
gece, büyük gece.
Gece saat 24 sıralarında hastanede yatağımda uyumuştum.
6 Temmuz 2000 saat 1.30 civarında aniden uyandım, sularım
geliyordu, eşime haber verdim, hemşirelere haber verdim,
Hemşireler beni almaya sedye ile geldiler, ama öylesine
ağırdım ki, kendimi sedyeye çekemedim. Doğumhaneye yürüyerek
ineceğimi söyledim. Çok heyecanlıydım. Çok korkuyordum,
ama şunu söylemeliyim ki sadece bebeklerim için korkuyordum,
onları tam 35 haftadır bekliyordum ve işte simdi geliyorlardı,
nasıldılar?
Doğumhaneye indim, Nöbetçi doktor beni NST’ye bağladı,
ilk bebeğin suyu geldiği için karnımın sol üst yanı biraz
inmişti. Ufak ufak doğum sancıları başlamıştı, ama şiddetli
değildi. NST’de sırayla bebeklerin kalp atışlarını dinliyorlar
ve doğum için sabahı bekleyip beklemeyeceklerine karar
vermeye çalışıyorlardı. Bu arada eşim de gelmişti, en
az benim kadar heyecanlıydı ama bana cesaret vermeye çalışıyordu.
Bu arada ikinci bebeğinde suyu gelmeye başlamıştı. Karnımın
alt yanıda iniverdi ve bununla birlikte müthiş doğum sancıları
başladı. Nihayet rahim biraz boşalınca kasılmaya yer bulmuş
ve doğum sancılarını başlatmıştı. Doktor beni tekrar kontrol
etti ve doğuma hemen almaya karar verdi.
Şimdi doğuma hazırlık başlamıştı. Benim NST’deki sancılarımı
gören doktorlardan biri çok sancınız var görünüyor, hiç
sesiniz çıkmıyor diye bana takıldı. Gerçekten çok sancım
vardı ama sadece derin derin nefes almaya çalışıyor, gık
bile demiyordum. Bebeklerim için duyduğum merak ve endişe
öyle büyüktü ki, bunun yanında doğum sancısının lafı bile
olmazdı.
Ameliyathane hazırdı ve beni götürmeye geldiler. Sedyede
gitmek istemedim, ameliyathanenin hemen girişinde eşim
vardı ve ben onun beni doğuma bir sedyede girerken görmesini
ve ilerde ne olur bilinmez böyle hatırlamasını istemiyordum.
Yürüyerek gitmek istediğimi söyledim, peki dediler.
Yataktan kalktım, eşimin yanına gittim, ona sarılarak
ve gülümseyerek vedalaştım.
Ameliyathane çok soğuktu. Sancılar dayanılmaz boyutlara
ulaşmıştı. Doğumhanede 3 uzman doktor, 3 asistan, 2 anestezist
ve 2 görevli vardı. Arı gibi çalışyorlardı. Çok üşümeye
başlamıştım, tir tir titriyordum. Hala merak ediyorum
bir Temmuz gecesi orası gerçekten soğukmuydu, yoksa ben
korku ve heyecandan mı üşüyordum. Saat 4’ e birkaç dakika
kala ortalık karanlığa gömüldü.
Gözümü ilk açtığım anda eşim yanımdaydı. Ona bebeklerimizi
sordum. Çok iyiler dedi. |
|
1.
bebeğimiz saat 04:00 da 1400 gr 38 cm boyunda (KAYRA)
2. bebeğimiz saat 04:02 de 2250 gr 45 cm boyunda (VERDA)
3. bebeğimiz saat 04:04 te 2060 gr 43 cm boyunda doğmuştu.
(SIRMA)
|
35
haftalık ve üçüz oldukları düşünüldüğünde oldukça iyi
olduklarını söyledi. Ama küvöze alınmışlardı ve beslenmeleri
serumla sağlanıyordu. Onları ne zaman eve götüreceğimizi
sorduğumda, daha dur bakalım dedi, önümüzde aşılması gereken
bir çok şey vardı.
Bebeklerimi o gün ancak akşam görebildim. Küçücüktüler,
küvözdeydiler alt bezinden üzerlerinde bir şey yoktu,
başlarına hoot denilen şapka takılmış oradan oksijen alıyorlar,
kollarına serumlar bağlıydı.
Oradaydılar benden bir parçaydılar ama kucağıma alamıyordum.
Bundan sonraki 5 gün de onları günde bir kez görebiliyor,
küvözde syrediyor, çoğu zaman gözyaşları içinde dışarı
çıkıyordum. Doğumlarının 3. günü sarılık oldular. Bir
yanlışlık sonucu iki bebek fototerapiye alındı ama üçüncü
bebeği almadılar, bu arada o bebeğimizin sarılığı iyice
yükseldi, kritik sınıra dayandığı için de kanı değiştirildi.
Pazar gecesi saat 22.00 de başlayan kan arayışımız sabaha
karşı saat 3 sularında bitti ve saat 4 te kan değişimine
girdi. Sabaha kadar kan değişimi sonucunu yüreğimiz ağzımızda
bekledik. Bu beş günde bebeklerin sırayla serumları çıktı,
anne sütüne başlandı.
Ağızlarından midelerine uzanan bir tüple günde 8 defa
önceleri 3 cc. sonraları giderek artarak 5 cc, 7 cc, 10
cc anne sütü almaya başladılar. Ben günde sekiz defa onlara
süt sağıyor, götürüyor ve camların ardından onlara bakıyordum.
6. gün: İkinci doğan bebeğimiz ilk olarak küvözden
çıktı, bana da günde sekiz defa onu beslemek için, bebek
odasına çıkma izni çıktı. 8. gün ise üçüncü doğan bebeğimiz
küvözden çıktı. Artık oraya gidiyor, onları kucağıma alıyor,
besliyor, seviyordum. Öbür bebeğim ise hala küvözdeydi
ve tüple besleniyordu.
11. gün: İki bebeğimizle hastaneden çıktık. Bir
bebeğimizi orada bırakmıştık. Sabah akşam günde iki defa
ona gidiyor, anne sütü götürüyorduk. Onun da emme refleksi
gelişmeye başlamış bazı öğünlerde beslenmesi biberonla
yapılmaya başlanmıştı. Bebeğimiz hastanede biz çıktıktan
sonra 8 gün daha kaldı. Bu sekiz gün bize çok zor geçti.
19. gün: Onu da hastaneden çıkardık evimize getirdik.
Hala miniciktiler ama iyiydiler.
Bu yazının yazıldığı sırada bebeklerimiz KAYRA, VERDA
ve SIRMA yedi aylık oldular. Çok şükür sağlıklılar.
Bugün geriye dönüp baktığımda, onlardan birini feda etmemekle
en doğru şeyi yaptığımız görüyorum. Doğru kararı almamıza
yardım ettiği için Allah’a şükrediyorum.
Bir diğer konuda o kararın verilmesi sırasında hiç gündemde
olmayan, doğumdan önce şüphelenilen ve doğumda da varlığı
kesinleşen bir olgu vardı ki buda Sırma ile Kayra’nın
tek plesentaya sahip olmalarıydı. Eğer biz redüksiyon
kararı vermiş olsaydık ve bu işlem onlardan birine isabet
etseydi, aynı plesantayı paylaşıyor olmaları nedeniyle
ikiside aynı zehiri alacak , yaşamları sona erebilecekti.
Böyle bir ihtimalde ise rahim çok büyük olasılıkla iki
cansız embriyoyu atmak isteyecek ve sonuç tamamen onları
kaybetmemize neden olabilecekti. Allah’a şükrediyorum
ki bizi bu ihtimallerden korudu.
Yine geriye dönüp baktığımda onların doğumu, herşeye rağmen
yaşadığım en güzel şeydi. O günler resimlenmedi ama ben
o günleri, onların o sevgili görüntülerini ilk günkü canlılığıyla
yüreğimde taşıyorum.
Canan Çakır 09.02.2001 |
 |
|
|
|