|
Hikayeme
gelince; eşim ve ben evlendiğimiz günden beri (Ekim
1993) “çocuk ne zaman?” diye soranlara “2000 yılında”
diye cevap verirdik. Dediğimiz gibi yapabilmek için
gayet planlı ve programlı bir şekilde hamile kaldım.
Buna göre bebişimiz Ocak sonuna doğru aramıza katılacaktı.
Mide bulantılı ilk 3 ay sonrasında gayet iyi giden kısacık
hamileliğim boyunca herkese “bu çocuk 1999’da doğarsa
çok komik olacak, düşünsenize 7 yıldır 2000 yılında
doğurmak için beklemiştik” deyip durdum. Bu arada 17
Ağustos ve 12 Kasım depremlerini yaşadım. 12 Kasım depreminde
öylesine korkmuştum ki 1. kattaki evimizden aşağıya
indiğimde dudaklarım uçuklamıştı. Aynı günlerde işyerimde
doğrudan bağlı olmadığım bir yöneticimiz bana “doğumdan
önce 45 gün, sonra 45 gün izin alacağını zannetme, dışarısı
iş arayan sekreterlerle dolu” şeklinde sevgi dolu bir
konuşma yaptı. Ben bütün bunlarla kendimi harap ettim,
çılgınlar gibi üzüldüm, hiç durmadan ağladım, korkularımı
(deprem ve işten atılma) yenemedim (afferin bana! ).
21
Kasım 1999 Pazar gecesi saat 23.00 sularında bebişimizin
odasının duvarlarına boyadığım minik kedilerin sonuncusunu
yaptıktan sonra kapıdan son kez odaya bakıp elimi karnıma
götürdüm ve “biz hazırız bebeğim, istediğin zaman gelebilirsin”
dedim. Bu sözleri gerçekten söyledim. 22 Kasım 1999
Pazartesi sabaha karşı 03.00 sıralarında şiddetli bir
böbrek ağrısıyla uyandım. Sağ tarafımda ve hiç kesilmeyen.
Eşimi uyandırdım, doktorumuzu aradık ve onunla birlikte
en yakındaki hastaneye sırf kontrol edilmek amacıyla
gittim. Bir sürü ağrı kesici yapıldı hiç faydası olmadı.
Doğum için hiçbir belirti yoktu. Bu arada karnıma bağlanmış
aletlerden bebişin kalp atışlarını takıp ediyorlardı.
Saat sabah 7.00 sıralarında ağrım hafiflemeye başladı.
Bugünü hastanede geçirip dinlenmemi söyleyen doktorum
çıkmak üzere hazırlanırken ve biryandan da bebişin kalp
atışlarını kontrol ederken aniden bebişin strese girdiğini
ve almaları gerektiğini söyledi. Daha sonradan öğrendiğime
göre plesenta yırtılması nedeniyle bu ağrılar olmuş
ve bebeğimin benimle bağı koptuğu için onun hayatı tehlikeye
girmiş. Saat 08.05’de Pınar Elif Demircan 31 haftalık,
1300 gr. ve 39 cm olarak dünyaya geldi. Hastanedeki
koşullar uygun olmadığı için Marmara Üniversitesi Tıp
Fakültesi Yeni Doğan Yoğun Bakım Servisi’ne gönderildi
2 saat içinde. Ben daha bebişimin yüzünü bile görmemiştim.
6 gün sonra ilk kez hastaneye gidip onu gördüğümde ağzımdan
“ne güzel” sözleri dökülüverdi. Öylesine küçücük ve
güzeldi ki.
Çok
kötü geçen 37 gün var halen hatırımda. Hastanedekilerin
anlayışsızlıkları ve kabalıkları, mide kanaması geçiren
miniciğimiz, aradığımız ilaçlar, beklenen tahlil sonuçları,
belirsizlikler... Evde süt sağma makinem ve ben vardım
sadece. Etrafımdaki kimseyi görebilecek halde değildim.
Süt sağarken çizgi film seyreder ve kızıma “çizgi filmli
süt” gönderirdim. Yada sevdiğim bir dostumla konuşurken
sağdığım sütleri “bak bu Ayşen Teyze’li süt” diye gönderirdim
bebişime. Onu ziyarete gittiğimde herkesten tek tek
bahseder, selamlarını söylerdim. Birgün dedim ki; “Elifcim,
artık evine gelsen iyi olur, seni evimizde görmek istiyoruz,
bir an önce kendini toparla lütfen. Keşke daha önce
söyleseymişim bunları. Ertesi gün taburcu ettiler. Böylece
2000 yılına evimizde girebildik.
Taburcu
olduktan sonra gözlerinde oluşabilecek ROP (retinopati)
ihtimali için Marmara Üniversitesi Hastanesi Göz Bölümü’nün
toz içerisindeki bekleme salonunda gün aşırı saatlerce
bekliyorduk. Miniciğim burada muayene edildikten sonra
1 gün kendine gelemiyordu. Bu muayenelerin sonunda birgün
maalesef ROP teşhisi kondu. 72 saat içinde ameliyat
edilmesi gerektiği için 3. günde operasyon yapıldı.
Allaha şükür gözlerinde bir hasar kalmadı.
|