|
|
|
UĞUR
KUŞCUL
|
| . |
| Uğur,
32 hafta 6 günlükken 1900 gr. ve 44 cm. uzunluğunda doğmuş.
Uğur şu anda 15 aylık, 10500 gr. ve 80 cm. Hilal Hanım
bize yaşadığı erken doğumunu, öncesini ve sonrasını anlattı.
Paylaşımınız için teşekkürler Hilal Hanım... |
|
| Hilal
hanıma ve tüm ailesine sağlık ve mutluluk dolu günler
diliyorum.... 10.12.2001 |
| ______________________________________________________ |
| Hilal
Kuşçul; 1967 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi psikoloji
bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans eğitimini tamamladı.
Anne Çocuk Eğitim Vakfında yetişkinlere ve çocuklara yönelik
eğitim programları geliştirdi. Şu anda Anne Çocuk Eğitim
Vakfında proje danışmanlığı yapıyor. Aynı zamanda Together
Anne Baba Çocuk Evi’nde ebeveynlere ve 0-3 yaş çocuklara
yönelik eğitim çalışmalarını sürdürmekte. |
|
 |
Evliliğimizin
ilk yılları eğitim ve iş hayatında yapacaklarımızı gerçekleştirme
sevdası peşinde geçmişti. 5. yılda artık çocuk yapma zamanı
geldi diye karar verdik ve her şeyi planladık, hayatın
plana gelmeyeceğini henüz bilmiyorduk. İlk hamileliğim
bu karardan kısa süre sonra gerçekleşti . Hamileliğimde
her şey yolunda idi ve hamile olmaktan çok büyük keyif
ve heyecan duyuyordum. |
|
Üstelik
oldukça yoğun olan iş yaşantımı da aksatmıyordum. Her
şey planlandığı gibi gelişmekteydi, ta ki hamileliğimin
19. haftasına dek, bu haftada aniden su kesesi patladı
ve bebeğimi kaybettim. Bu bizim için büyük bir şoktu
ve bizi çok yaraladı. Bundan sonra tekrar hamile kalmaya
cesaret edebilmem için aradan 2 yıl geçmesi gerekti.
Bu arada elbette bu kaybın nedenleri araştırıldı ama
en kötüsü oldu, hiçbir neden bulunamadı (teşhis yoksa
tedavi de yoktur). İkinci hamileliğimde daha tetikteydim.
Bu kez de işler yolundaydı, daha az çalışıyordum, bol
bol dinleniyordum. Ama yine hamileliğimin 21. haftasında
bebeğimi kaybettim. Bu beklenmedik bir şey değildi ama
nedense ilkine göre bana çok daha büyük bir acı verdi,
ümitlerim giderek kaybolmaya başlamıştı. Yapılabilecek
tüm tetkikler tekrarlandı (her bir tetkik ayrı bir kalp
çarpıntısı) ve yine hiçbir bulgu yoktu. Bu kez denemek
için fazla bekleyemedim çünkü yaşım 33 dü ve ben bu
konuya çok ciddi bir şekilde takılmıştım. Çocuk sahibi
olma konusu beni ele geçirmiş ve hayatımın merkezi olmuştu.
2000
yılı hamileliğimle başladı, bu kez bir bebek beklemenin
verdiği neşe, heyecan ve keyiften bir nebze dahi yoktu.
Varsa yoksa tek hakim duygu ENDİŞE idi. Doktorum riskli
gebelikler konusunda uzmanlaşmış bir doktordu ve olabilecek
tüm komplikasyonlar için önlemler almıştık; rahim ağzına
dikiş atıldı, kasılmaları önleyici ilaçlar ve enfeksiyona
karşı antibiyotik kullandım, elbette horman ilaçlarını
da unutmamam gerek... İşimden ayrıldım ve evde bazen
yatarak bazen oturarak geçen haftalar ve aylar.. Kendime
28. haftayı hedef olarak koymuştum. Çünkü doktorumla
olan konuşmalarım ve okuduğum kaynaklar bu dönemden
sonra bebeklerin yaşama şanslarının olduğunu söylüyordu.
28. haftaya gelmeyi başarsam her şey hallolacaktı, hatta
bu dönemde bir de kutlama partisi düzenledim arkadaşlarıma..
.Çok kaygılı ve kabuslu günlerden sonra eşimle birlikte
28. haftaya ulaşmıştık ama bu süreçte ufacık bir kasılma
veya değişik bir durum bende alarm yaratıyordu kendimi
doktorda buluyordum. Yani aylık kontrollerden çok daha
sık gidiyordum. Bir de 21 haftalıkken 5 gün kadar kasılmalarımı
kontrol etmek için hastanede yattım. Aslında her şey
yolundaydı, bebek iyi gelişiyordu. Rahimde , amnio sıvısında,
plasentada hiçbir sorun görünmüyordu... Olası bir erken
doğuma karşı 28. haftadan itibaren bebeğin akciğerlerinin
çabuk gelişmesi için 5 hafta kortizon kullandım. Haftalar
ilerliyor ve benim endişem azalıyor işin keyfini çıkarma
kısmı başlıyordu. Hamileliğim adeta yeni başlamış gibi
hissediyordum. Çok mutluydum. Daha önce korkumdan bebekle
ilgili hiçbir şey düşünemezdim. Şimdi onunla konuşuyor,
onunla ilgili hayaller kuruyordum ve bu kez başaracağız
diyordum... 32. Haftaya geldiğimizde artık bu hamilelik
herhalde sonuna kadar gidecek diye düşünmeye başlamıştım.
Fakat 32 hafta 6 günlükken olanlar oldu... Bir gün evvel
bebeğimin hareketsizliği ile ilgili doktora gitmiştim
ama bir sorun görünmüyordu. Kortizon iğnesi sonrasında
böyle bir hareketsizlik oluyordu, sonra eski haline
dönüyordu. Ertesi gün günboyu oğlum yine hiç hareket
etmemişti. Gece 9 oldu ve önce yarın sabah doktoru ararım
evham yapmayayım dedim (çünkü herkes bana aman ne kadar
evhamlısın diyordu, benim yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı
yaşasalar onlar ne olurdu çok merak ediyorum) sonra
beni bir şeyler “dürttü” ve hemen doktorumu aradım.
Doktorum hemen en yakın bir hastanede NST (Bebeğin kalp
atışlarını ve kasılmaları ölçen alet) çektirip kendisine
faxlamamı istedi. Ben çok iyiydim ve bir sorun çıkmayacağına
inanıyordum: Çünkü şimdiye kadar bebeklerimi ya su boşalması
ya da rahim ağzının açılmasıyla kaybetmiştim. Ve yine
böyle bir terslik beklentisi içindeydim. Bu tür bir
işaret de yoktu bu nedenle içim rahattı. Eşimle güle
konuşa hastaneye gittik ve NST çektirdik doktora yolladık.
Eve dönerken arabada eşimle 2 günlük yakın bir yerde
yapacağımız tatilin planlarını konuşuyorduk, doktorum
cep telefonundan bize ulaştı ve hemen İstanbul Cerrahi
Hastanesine gelmemizi istedi. Gittik ve ultrason tetkiklerinde
oğlum çok ciddi stress altındaydı pek hissetmediğim
kasılmalar oluyordu ve bunun sonucu kalp atışları çok
fazla düşüyordu ve hiç kıpırdamıyordu Beni apar topar
sezeryana aldılar. O gece 12:05’de oğlumuz UĞUR dünyaya
geldi. Onu aldıklarında kalp atışı 40 mış, biraz daha
geç kalınsa gidiyormuş. Doktorum daha sonraki günlerde
bana durumu “direkten döndü” diyerek açıkladı.
Beni
sezaryana alırlarken bir yandan oğlumun karnımdan erken
çıkacağı için kaygılıydım, diğer yandan da (kilosu 2
kilo civarındaydı) o kadar da ufak değil deyip kendimi
teselli ediyordum. Çok daha küçük doğan bebeklerin yaşadığını
okumuştum... Ama prematüreliğin ne demek olduğunu ve
başımıza geleceklerden habersizdim. Ayılmaya başladığımda
bir hemşire oğlumun 1kilo 900 gram, 44 cm doğduğunu,
durumunun iyi olduğunu söylediğinde içim huzur doldu.
Evet sonunda bebeğime kavuşmuştum!!, işte böyle bir
his içindeydim. ... Ama ona kavuşmam için daha 38 gün
yürek çarpıntılarıyla, üzüntülerle, korkularla savaşarak
inatla, sabırla ve büyük bir inançla bekleyecektim....Bunları
henüz bilmiyordum.
O
gece ağrılarım biraz hafifleyince durumun düşündüğüm
kadar huzur verici olmadığını hissettim. Annem ve eşim
yanımda olmaları gerekirken devamlı ortalıktan kayboluyorlardı.
Başıma geldiklerinde de pek iyi bir hal içinde görünmüyorlardı.
Sonra anladım ki oğlumuzun ilk saatleri riskliymiş ve
solunum sorunu varmış ve kısmen solunum aletine bağlanmış.
O gece hiç uyumadım desem inanır mısınız? Bütün bir
günün yorgunluğunun üstüne o gece sezaryan olmuştum
ve hiç uyumadan sabahı ettim. Ara ara gözlerim kapanıyordu
ama hemen bir ses “Sen uyursan oğluna yaşama gücünü
kim verecek?” diye soruyordu. Böyle 3 defa sıçrayarak
gözlerimi açtım ve hiç uyumadım. Uyursam, sanki oğlum
yaşam enerjisini kaybedecekti, ben uyanık ve iyi olduğum
sürece o da beslenecek ve hayatla olan pamuk ipliğinden
bağını güçlendirecekti. Sabahı iple çektim saat 8 de
ağrılarıma ve dikişlerimin verdiği acıya rağmen yataktan
kalktım ve doğru NICU’ya Bebek yoğun bakım ünitesine
yürüdüm eşimle. Eşim bana tüm bu süreçlerde inanılmaz
destek verdi, onun gücü olmasaydı nasıl çıkardım tüm
bunların altından bilemiyorum. Eşimle kapıda beklerken
henüz NICU’nun ne anlama geldiğini bilmiyorduk ve zaman
geçirmek için çözmeye çalışıyorduk. Sonraki günlerde
ne anlama geldiğini çok iyi ve derinden yaşayarak anlayacaktık.
Elim ayağım titriyordu yıllarca kavuşmaya çalıştığım
bebeğimi görecektim, neye benziyordu çok merak ediyordum...
Ama doktor içerde vizitteymiş 11 gibi görebilirsiniz
dediler ve ben hevesim kursağımda yatağıma döndüm. Ve
11 i bekledim, 11 de gittik ve gördük. O an tarif edilemez
bir andı, bu nedenle tarif etmeye çalışmayacağım, ancak
yaşayanlar bilir bunu.
3
gün sonra (1 günde fazladan oğlumun yanında kalmak istediğimden
) hastaneden çıktım. Çıkmak çok zor geldi. Her gün bir
veya 2 kez oğlumu görüyordum. Gerçi kafasında şapka,
gözü bantlı ve burnundan ve ağzından hortumlar girmiş
şekilde görmek hiç hoş değildi ama yine de onun yanında
olmak bana da, ona da iyi geliyordu...Çıkmak, onu orada
bırakıp eve gitmek çok zor geldi. Hastanenin hemen yanında
bir otel vardı., eşimle orada bir oda tutmayı düşünmedik
değil ama mantıklı olmak gerekiyordu.... Hayal ettiğim
eve dönüş bu değildi. Ama neyse o iyi olsun da önemli
değil sabret Hilal diyordum kendime...Oğlum ilk 3 günü
geçirmişti durumu kötüleşmemişti ama iyileşmemişti de.
Çok ufak bir premature bebek değildi ve genelde solunum
sorunu ilk 3 günde toparlarmış ama bir türlü toparlayamıyordu.
Gerçi doktorumuz iyimserdi. 2 hafta içinde çıkacağını
düşünüyordu. Bu siteye yazan bir annenin çok güzel ifade
ettiği gibi kiralamış olduğum “demir yığının” başında
her 3 saatte bir bebeğime süt sağıyordum, her şeyin
çok steril olmasına çalışıyordum. Onun için yapabildiğim
tek şey buydu, bir de günde 2 kez gitmek. Görebilmek
için bir sürü şey giymek ve 5 dakikacık görmek, bazen
ellemek, bazen sadece konuşmak... bizi duyuyor mu, hissediyor
mu diye merak etmek. Bir de monitörde solunum değerlerini
okumak. İlk hafta böyle geçti... derken ilk kötü haber;
bir nöbet geçirmiş vücudunda kasılmalar olmuş beyinde
bir kanama olmuş olabileceğinden şüpheleniyorlardı.
Ancak bu nöbet genel durumunu oldukça kötüleştirdiğinden
tamamen solunum cihazı tarafından solunumu kontrol ediliyordu.
Bir tomografi çekilmesi gerekiyordu ama bunun için de
önce solunum aletinden bağımsız hale gelmesi şarttı.
Solunumun neden iyileşmediğini de tüm yapılan araştırmalara
rağmen bulamıyorlardı. Haberi duyduğumda bütün vücudum
ağırlaştı, ne yapacağımı bilemeden, kıvrandım durdum
çaresizlikten. Beklemekten başka yapılabilecek bir şey
yoktu .... Her gün bu gün ne duyacağız acaba korkusuyla
inanılmaz bir stresle gidiyorduk hastaneye. Gerçi doktorlar
ve hemşireler çok özenliydiler, bu nedenle de oğlumuzun
güvenilir ellerde olduğunu biliyorduk.. Bu tek dayanağımızdı.
Her
gidişimizde eşimle el ele tutuşup asansörle çıkıyorduk
o kata. Birbirimize güç vermeye çalışıyorduk, hele doktoru
görmek inanılmaz bir stresti. Gözlerinin içine korkuyla
aynı zamanda da bir ümitle bakıyorduk. Eğer yoğun bakımda
hemşireler önce doktoru görün diye bizi oğlumuzu görmeden
yukarı yolluyorlarsa kötü giden bir şeyler var demekti,
en kötüsü de buydu. Böyle zamanlarda çöküyorduk. Hemşirelere
kötü bir haber duyarız diye Uğur nasıl diye soramazdık,
gözlerinde umutsuz bir ifade yakalarız diye yüzlerine
bile bakamazdık.
|
| Günler
böyle geçti ve daha da kötüsü geldi haberin; bir kalp
çarpıntısı geçirmiş, 5 saat boyunca kalp atımı 200 ün
üstünde seyretmiş ve kalp yetmezliği yaşamış beyne oksijen
gitmemiş. Bütün reflekslerini kaybetmiş... Doktorumuz
her an oğlumuzu kaybedebileceğimizi söylüyordu. Ümitsizdi,
yaşasa da çok ağır arazlarla yaşar dedi. O gün sanki zaman
ve mekandan sıyrıldım, yere basmıyordum, hiçbir şey duyamıyor
hiçbir şey göremiyordum hatta nefes almıyordum, düşünemiyordum
beynim yokolmuştu. Tek hatırladığım şey onu görmek istediğimdi.
Onu gördük, kendini bırakmış yatıyordu küvezinde, hemşireler
bize güzel gözüksün diye saçlarını taramışlardı. |
|
|
Küvezdeki
günlerin sonlarına yaklaşırken.
Bu resmi görenler hiç de küçük bir bebek değil
derlerdi. Ancak, bez prematüre bebek bezi ve
beline geliyor!!!!!)
|
|
| Ve
ben yanımda bir fotograf makinesi getirmiştim ve resmini
çektim. O kötü halinde de olsa ondan bana bir hatıra kalmalı
diye düşündüm bir daha ki gelişimde onu göreyemeyebilirdim.
Ağlaya ağlaya yaptım bunları. Daha sonra hemşirelerin
bana fotoğrafını çektiğim için çok kızdıklarını anlayıp
bu konuyu konuşacaktık. Sonra onlar beni ben onları anladım.
O gün nerede yürüdüğümü ne söylediğimi ne yaptığımı bilmez
haldeydim. Eve geldiğimde süt sağma zamanım gelmişti ve
ben “ demir yığınının “ başına oturdum. Ama bunu yapmaya
dayanamıyordum, Olanlar o anda oldu, bağırıp çağırmaya
başladım, öfkeliydim, bir sinir kriziydi. Tek bildiğim
şey kalbim kanıyordu, beynim yokolmuştu, ağlıyor ve bağırıyordum.
Bilemediğim bir şeylere öfkeliydim. O gün benim yerime
düşünecek birilerine ihtiyacım vardı. Arkadaşlarımız geldi
ve konsültasyon için bir doktor daha istedik, Gece 10
da geldi ve diğer doktorumuzla birlikte muayene etti.
O gece oğlumuzun 48 saat içinde yaşayıp yaşamak istemediğini
bize göstereceğini söylediler. O gece bir yandan oğlumun
yaşaması için dua ettim bir yandan arazlı bir çocukla
ne yaparız gibi düşünceler içinde debelendim durdum..
Ama kalbimin derinliklerinden bu düşüncelerin hepsini
bir kenara atıveren bir his geldi. Ne şartta ve durumda
olursa olsun o benim oğlumdu ve ben onun yaşamasını istiyordum.
Önümüzde birlikte paylaşacağımız bir hayat vardı. Ertesi
sabah en kötüyü duymayı bekleyerek gittik hastaneye artık
her şeye hazırdık... Ama yine aynı stres ama doktor beklediğimizin
dışında bize gülümseyerek, bu sabah oldukça iyi, refleksler
yerine geldi ve bizi çok şaşırttı dedi ve bir sonraki
sabah doktorumuzun yüzü daha da gülüyordu, “sanki bu yaşananları
o yaşamamış gibi gayet keyfi yerinde ve aktif, tüm değerleri
normale döndü” dedi. Sevinçten havalara uçtuk.... Oğlumuz
bir mucizeyi gerçekleştirmişti. Ve mucizevi şeylere inanmayan
annesine bir ders vermişti. .. Bu dönemden sonra 3 hafta
içinde Uğur hızla iyileşti solunum aletinden çıktı, ağızdan
beslenmeye ve kilo almaya başladı.Ve 38 günlük hastane
macerasından sonra evine geldi... |
 |
|
Uğur
6 aylık
|
|
|
|
Uğur
1 yaşında 9.750 gram 76 cm. denizi ve kum yemeyi
çok seviyor...
|
|
Elbette
stresler bitmemişti, beyin tomografisinde beyinde bir
kanama görülmemesine rağmen çocuk nöroloğu pek iyimser
değildi, beyin mr’ ı istedi, bir sorun olduğunu düşünüyordu.
Retinopati testini, beyin EEG’sini, beyin MR’ını ve
işitme testini iyi sonuçlarla atlattık. Ama hepsi başlı
başına travma kaynağıydı bizim için. Hele MR, hastaneden
çıktıktan sonra dışarda bir yerde çekildi ve aneztesist
çok özensizdi ve biz bir kez daha öldük öldük dirildik.
Uğur MR sırasında yapılan anezteside solunum sorunu
yaşadı... Biz İstanbul Cerrahi Hastanesinde doktor ve
hemşirelerden oldukça özenli bir bakıma alışmıştık.
Bu açıdan çok şanslıydık. Ama MR çektirirken yaşadıklarımız
bize büyük bir ders oldu; “tanımadığın doktora, kuruma
çocuğunu emanet etme”
Bu
satırları yazabilme gücü bulduğum bu günlerde oğlumuz
UĞUR 14 aylık aktif, keyifli 8 dişi olan, tatlı mı tatlı
minik bir “canavar”. Şimdiye kadar her hangi bir sorun
yaşamadık, gelişimi sorunsuz gidiyor. Hala nörolog kontrolündeyiz,
zaman zaman acaba bir sorun çıkarmı endişesi taşısak
da o bizim bir tane aslan UĞURUMUZ. O hayatımıza neşe,
heyecan, mutluluk, keyif ve farklı bakış açıları getirdi..
Eşimi ve beni bambaşka insanlar haline dönüştürdü .....
Artık yaşamımda beni daha önce üzen sorunlar (sağlık
sorunları dışında) üzemiyor. .. Eskiden olduğundan çok
daha keyifli ve sağlıklı bir insana dönüştüm...
Sevgilerimle...
HİLAL KUŞCUL (10.12.2001)
|
|
|